RSS Feed

biz bir varmişiz.....bir de yok....

                            

 

Biz bir varmışız... Bir de yok........................

Seni gördüğümde,

çocukluğumda dinlediğim bir masalı hatırladım.

Bir İran masalında,

sevdiği kadını yüzyıllarca aynı ruhla,

başka bedenlerde arayan bir adam anlatılır.

"Adam sonunda, yüzyıllardır aradığı kadını,

uzak ülkelerin birinde bulur.

Ona güneşli bir gökyüzü altında

beraber toprak işlemek istediğini anlatır.

Kadın sadece gülümser

ve uzak ülkesinde yaşamaya devam eder".

Seni ilk gördüğümde,

sıcak bir ülkede benimle birlikte olmayacağını,

kendi dünyanı bana taşımayacağını biliyordum.

Yine bana gülümsediğinde biliyordum ki

ben yüzyıllardır yeryüzünde seni aramışım,

sesi herşeyin sebebi olabilecek adam!...

Bir varmış bir yokmuş diye başlarmış masallar...

Her masalın sonunda

muratlarına eren aşıkların

kerevetlerinin bir ucuna hafiften ilişip,

gökten yere düşen o üç elmanın birinden

bir ısırık alabilmek hevesmiş...

Ne o kerevetlere dokunabildik, ne de elmalara...

Masal işte,adı üstünde,

neyine heveslenir, neyine mutlu olurduk anlamazdık,

ama büyüdükçe gördük ki

bir arpa boyundan fazla yol alamamışız,

ne kendi masalımızda ne de bir başkasının masalında...

Her masal gibi

bir varmış bir yokmuş diye başlayacakken,

bendeki senin masalına

"varmış" demeye dilim varmadı bir türlü.

Bir varmış bir yokmuş demeden de masallara

başlanırmış demekki!...

"Bir yokmuş hiç olmamış,

evvel zamanlar kadar uzak olmayan bir zamanmış,

ne çok çok uzak, ne de çok yakın bir ülkeymiş,

herhangi bir yermiş işte...

İnanılmayacak kadar olağanüstü şeyler de olmazmış,

sıradan, basit hayatlar yaşanırmış.

Ne çok iyiler varmış ne de çok kötüler,

sıradan hayatlar yaşayan,ölü bakışlı, <******>

gülmeyen insanlar varmış,bu herhangi bir ülkede.

Ve sıradan insanların arasında yaşayamaya çalışan

bir kız varmış,yaşamaya çalışırmış,

ne insanlar onu sevmiş ne o insanları...

Alışamamışlar birbirlerine,mutsuzmuş,

o kadar uzun zamandır mutsuzmuş ki

kendisini bu kadar mutsuz eden sebebi bile unutmuş

sıradan birşey haline gelmiş bu onun için.

Yapması gerekenleri yaparmış sadece,

ne bir artı, ne bir eksi.

Mutsuzmuş ama ağlamazmış da,

gülmeyi unuttuğu gibi ağlamayı da unutmuş,

sorular sormuş insanlar,

anlatmaya çalışmış hep birşeyleri,

anlatamamış...

İnsanlar anlayamamış...

Karabasanlarla uyanıyormuş, uyumaktan korkmuş,

kendisinin bile duymayacağı çığlıklar atmış

kimse duymamış,

hayatlar devam ediyormuş

ama kocaman bir eksik varmış,

adını koyamadığı eksiğin ağırlığı acı vermeye başlamış.

Bir lanet, bir kara büyü gibi çöktükçe çökmüş üstüne.

Birgün kırılmış bütün direnci

saklayıvermiş kendini herkesten ,herşeyden.

Kocaman tuğlalardan duvarlar örmüş kendine,

kendi duvarları arasında yaşamaya başlamış,

ne o insanları, ne insanlar onu görebiliyormuş artık.

Mutlu değilmiş ama kurtulmuş o karabasandan

"iyiyim" diyormuş "yalnız olsam da iyiyim"...

Nasıl olsa alışmış mutsuz olmaya,

kendi dünyasında, kendiyle başbaşa olmaya.

Herşey iyiymiş hoşmuş da

gene de içinde kocaman bir boşluk varmış,

"istediğim şey buysa ,neden hala içimdeki bu burukluk?"

diye düşünürmüş bazen,

iyi bile olsa gene de eksik birşey varmış.

"Nasıl olursa olsun gene de yaşıyorum işte" der

sustururmuş içindekini.

Ki duvarlarının dışında bir ses duymuş,aldırmamış

ilk önce,"herhangi bir ses işte" demiş.

Sonra bakmış ki

herhangi bir ses diye geçiştirdiği bu sesi

arar olmuş kulakları, yüreği,tekrar duyabilmek için... <******>

Beklemiş,beklemiş...

Gündüzleri geceleri birbirine girmiş,

kulaklarında o ses

şarkılar söylerken yakalamış kendini,

kendine bakmış aynada,gülümsemiş, utanmış.

Hergün duyar olmuş o sesi,

sıcacık bir sesmiş içi ısınmış, aklı kalmış.

Sesi duyabilmek yetiyormuş önceleri

fazlasına gerek yokmuş,

ama zaman geçtikçe yetmez olmuş,

"nedir ki bu,niye hergün bekler oldum"

diye soruyormuş kendine...

Cevabını bulduğunda önce korkmuş,

ama geçmiş korkusu o sesi duydukça,

yerini başka birşeyebırakmış...

"Sevdalandım ben" demiş",

"tanımadığım birsese sevdalandım işte"

diyormuş kendine...

Yetmiyormuş artık sadece duymak,görmek...

Dokunmak istiyormuş sevdiği sesin sahibine,

bir şarkı söylemeye başlamış o sese,

susmuş ses,dinlemiş.

İkisi de duvarın iki tarafında konuşmuşlar bir zaman.

Cesaret edemiyormuş. söyleyemiyormuş...

Aşık olduğu ses hem cesaret veriyor

hem de korkutuyormuş çünkü...

Ve birgün toplamış bütün cesaretini

davet etmiş dünyasına sesi.

Kabul etmemiş ses"ben kötüyüm kanma bana" demiş.

İnanmamış kız, "sadece gel" demiş.

"Mutsuz olursun" demiş ses.

"Ne farkeder ki" demiş kız, "ha bir eksik ha bir fazla".

"Hayır" demiş defalarca ses.

"Seviyorum, gelmezsen eğer öleceğim"demiş kız.

Dayanamamış sesin sahibi,

kötüyüm bile dese dayanamazmış kıza birşey olmasına...

Herhangi bir geceymiş gene, kız beklemiş,

" bekleme"demiş ses ama elinde değilmiş bekliyormuş.

Ilık bir rüzgar esmiş, içi titremiş,

arkasında olduğunu biliyormuş

ama dönmeye cesaret edememiş,

"korkma"demiş ses.

Dönebilmiş sonunda... Kaldırmış başını.

Gözlerini dikmiş gözlerine,

gülümsüyormuş sesin sahibi adam...

Bakakalmış kız... Seyretmiş... <******>

Adını koyamadığı birçok şeyin ismini bulmuş o yüzde...

Çocukluğunu görmüş, gülümsemiş...

Acılarını görmüş...

Özlemeyi,özlenmeyi görmüş...

Saçları yağmur, teni gece kokuyormuş adamın,

doya doya çekmiş içine.

"Sen AŞK'sın" demiş...

Saatlerce anlatmış ona

hiç konuşmadığı kadar çok konuşmuş.

Anlattıkça anlatmış gülmüş.

Ağlamış, kızmış, bağırmış,

yorulmak bilmeden konuşmuş adamla.

Adam dinlemiş.

Sıcacık sesiyle o da anlatmaya başlamış,

bambaşka şeyler anlatıyormuş...

Ölümden, gitmekten bahsediyormuş en çok...

Dinledikçe değişmiş kızın yüzü,

sesi seviyormuş ama söyledikleri korkutmuş,

yüzündeki mutluluğa gölge düşmüş,ağlamaklı olmuş.

İstiyormuş ki güzel şeyler anlatsın sevdiği adam.

İstiyormuş ki hiç gitmesin yanından...

"Gitme" demiş...Ve ilk defa dokunmak için elini

uzatmış..."...

Ninelerimiz dedelerimiz kadar bile olamamışız hiç,

onlar çok uzun zamanlar öncesinde,

çok çok uzak ülkelerde,

her engele rağmen gökten üç elma düşürebilirken,

biz sevdiğimize bile sunamamışız bir elmanın yarısını...

Onlar;

devlere, canavarlara, kötü kalpli cadılara rağmen

ayakta tutabilirken aşkı,

biz içimizdeki korkak bizle başedememişiz.

Biz "bir varmış" demeye bile korkmuşuz...

Biz masallar yaratmakbir tarafa,

küçük öyküleri bile elimize yüzümüze bulaştırmışız...

Biz bir masal tadında,

saflığında, yaşayabileceğimiz herşeyi

kendi ellerimizle teslim etmişiz kötü kalpli cadılara,

farkına bile varmadan güçler vermişiz ellerine,

sonra ezilmişiz karşılarında...

Biz bir arpa boyu yolu bile soluk soluğa almışız...

Biz bir varmışız... Bir de yok...

Yorum (20) | | Kalıcı Bağlantı

yalnizligin hangi tarafindayim bilinmez...

      

 

Yalnızlığın hangi tarafındayım bilinmez...

   En çok da yabancıyım kendime.Saklandıkça yaşadığım yalanlardan,

Gözümü her açtığımda hissettiğim korku; avuçlarıma damlayan bir

hayal kırıklığı, bir acı oldu...

    Nasıl yürüdüm, ne zaman geldim ben bu yalnızlığa?...

Daha kapıyı bile çalmamıştım, ne çabuk açtın...müsadenle yüreğimi aramaya

geldim, kendi kimliğimde yitirdiğim yalnızlığımda....

    Doğuştan mı yalnızım, yoksa yalnızlığım da mı doğdum?Ne zaman

geldim unuttuğum bu zaman kavramından, bu bomboş kalabalıklardan sıyrılıp...

Beni buraya getiren  hayallerim, umutlarım, göz yaşlarım, hayal

kırıklıklarım ve yıkımlarım....biliyorsun...

<******>     Eğer gelmeseydim kalacaktım enkazın altında.Kusura bakma rahatsız ettim

 seni yalnızlığım.Eğer yalnız değilsen ben gideyim....

    Ama ben ne zaman gelsem sen yalnızsın...Yok hayır biliyorum uzun

zamandır buradayım.Her gitmek istediğimde senden, aslında hiç gidemediğimi

anladım sana dönüşlerimde...Sanki bir kördüğüm oldun boğazıma düğümlenen...

    Madem geldim anlatayım izninle...

    Bir hayal kapısında doğdum.Yalan insanların adına sevgi dedikleri ve

iki dudak arasında tükettikleri yaşamda buldum kendimi...

Neye uğradığımı anlamamıştım daha.Yıllarca taptım, inandım, güvendim

sadece iki dudak arasında dökülen cümlelere, harcanan yüreğimin eridiğini

göre göre.Göz göre göre...Aslında gözüm kör olmuştu, kulağım duyardı sadece.

<******>      Bense yüreğimde yanan ateşin kor olmasını seyrettim yıllarca ve kendi küllerimden

yeniden doğmaya çalıştıkça, bir tokat daha yedim yalan hayattan.Öleceğimi bile bile,

göre göre, göz göre göre, kör olduğumu bile bile...

    Şimdi anlıyorum, yıllar sonra anlıyorum, ama neye yarar kör olmuş gözlerim,

yüreğimi arar olmuşum yalnızlığımda...

   Ve yine ve şimdi yüreğimde yanan ateşin adına hayal koydum.

Çünkü sevgi sadece dudaklardaki cümlelerde yaşanan yalan olmuş...

    Ne umut, ne sevgi cümlelerde anlam bulamazdı yüreğimdeki kadar...

Ama su gibi akan zaman, bir nehir oldu şimdi gözlerimde, gittikçe

uçuruma akan.Her geçen gün yaşadığım yaşanmamışlıkları, yalanları

tokat gibi vursan da yinede yanındayım yalnızlığım,

<******> Yüreğimdeki mavi için...

   Umutlarımı aramaya geldim, hayallerimi, yüreğimi aramaya geldim...

    Nasıl yürüdüm ne zaman geldim ben bu yalnızlığa...?

 

 

Yorum (1) | | Kalıcı Bağlantı

noktalama isareti......


Noktalama İşareti

İki tırnak işareti arasına sığan bir kaç kelimeydin sen, içimi oyup geçen rüzgarlara inat, yürek durağımda beklediğim tek yolcu...

Gerçeklerde aramıyorum artık seni, gerçek olmadığına inandırdım kendimi.

Kırgınım yalnızca, hatta adı aşk ile başlayan cümleler kulağımı tırmalayan rahatsız edici birer ses artık.

Mülteci bir kaçaklığım vardı eskiden, şimdi terkedilmiş evler gibi duvarlarımda asılı eskimişliğim. Garipti aslında, sen dudağımdan apar topar dökülen sözlere virgül koymaya çalışırken, ben ettiğin cümleleri noktalıyordum.

Cümlelerin sonuna nokta koymak hep bana düşse de,noktaları hiç sevmiyordum.

Noktalar acıttı kalbini , biliyorum.

Şu üç harfi biraraya getirip gelişi güzel zikretmeyi de sevmiyorum ama, a-ş-k biraz sabır, en çokta cesur olmaktı .

Şimdi oturduğum şehrin gözlerine yağmur doluyor, elimde bir fincan kahve, ağaçları seyrediyorum. Bir fincan kahvenin kaç yıl hatırı kaldığını sayıyorum kendimce ve halen merak ediyorum yazdıklarını.

Sanırım denge üzerine kuruluydu dünya ve dengeler altüst olduğunda gökyüzünün kalbinde bile kocaman bir delik açılabiliyordu.

Acılarımız mı bizi eğiten, dengesizliklerimiz mi  bizi acıtan, yoksa tecrübelerimiz mi ayağımızı yere kenetleyen?

<******> Binlerce soru sormak geliyor içimden, binlerce sorunun altında bırakmak istiyorum zihinleri.

Elimdeki kahve bitmiyor bir türlü, içindeki zararlı maddelere inat yudum yudum damıtıyorum içime, varsın benimde kendine zarar verenler arasında bir kıyamlık yerim olsun. Ne çıkar?

Kalbim ahşap evlerin tahta arasından sızan damlaları gibi usul usul yürüyor gözlerime, kalbimi yanaklarımın coğrafyasına gömüyorum.

Hani bazı hikayelerin sonunu kimse bilmez herkes kendine göre bir son uydurur ya, işte öyle bir şeydir a-ş-k . Kimisi için cümle sonuna konulan , öldürmeyen ama sol yanını felç bırakan bir nokta, kimisi içinse yeni bir cümleye başlamak için verilen müsaade.

Bir hikaye de noktalama işaretini doğru yerde kullanmak mühimdir aslında, cümlenin en olmadık yerinde el yordamıyla kondurulan bir nokta, ne yeni bir satır başının müjdecisi ne de anlamlı bir öykünün yardımcısıdır. Aslında çokta zor değildir bir hikayeyi nerede bitirdiğine bakmadan bitirebilmek ,ama eğer noktaları doğru yerde kullanmadıysanız, hikayeyi her okuduğunuzda bir urgana atılmış gemici düğümü gibi çarpar dilinize. Kanar diliniz, kanar kalbiniz...

Çok mutlu bitmese de, doğru yerlerde kullanılmış noktaları, ister iki satırlık isterse sayfalar dolusu bir sonu olmalı hikayelerin.

İki nokta üst üste :


 

Yorum (13) | | Kalıcı Bağlantı

bencillik işte...sevgili ben...

                                               

 

 

Sevgili ben,  (Kendime)
Biliyorum sen de herkes gibi nasihatten hoşlanmaz, insanların nasihat yerine senin düşündüklerini sana tekrarlamasını istersin. Belki söyleyeceklerimden çokta hoşlanmayacaksın ama gel, seninle zaman ırmağının başına oturup, onun beyhude akmasını seyreden hayat avcılarından ve kendi elleriyle inşa ettikleri gam, keder, acı ve sıkıntıdan oluşan kuleler nedeniyle kaderi suçlayan kendini bilmezlerden bahsedelim. Kalbindeki aşkı ince ince kanatıp, onu sorumsuzca tüketen "Leyla ve Mecnun"lardan, telefon defterindeki dostlarını rehbere sığmadığı için bir bir azaltan kıymetsizlerden, kırmızı güllere koşarken, ezdikleri kır çiçeklerinin farkında olamayan aptal romantiklerden bahsedelim. Erkekler ağlamaz deyip ağlamayan katı yüreklilerden, özlemeyen duygusuzlardan, hatırlamayan vefasızlardan, gülmeyen, güldürmeyen soğuk yüzlü sahtelerden bahsedelim. Zaman zaman aklı karışmayanlardan, her şeyi tümüyle tozpembe, ya da hayatı bütünüyle siyah görenlerden, "ya sev, ya terk et" saçmalıklarından, terk etmek yerine, sevebileceği hale getirmeyi düşünmeyenlerden, banane deyip geçiştirenlerden, neme lazımcılardan bahsedelim. "Ölürsem kabrime gelme istemem" diyen arabeskçilerden, Ferdiciyim, Müslümcüyüm, Orhancıyım deyip; iki şarkının kalbine damıttığı zehri yudumlayarak, ölümün soğuk yüzünü seçen akılsız hayat sahiplerinden, kendisine emanet verilen vücudu sorumsuzca yaralayan psikopat jilet manyaklarından bahsedelim. Sence dünya, bütün bu saçmalıklardan acı bir intikam almıyor mu ? Sence, bunca tüketilmişliğin sorumlusu aynı caddelerde yürüdüğümüz, sokakların, caddelerin, evlerin, dünyanın hatta aklın ve ruhun bile taşımaktan yorulduğu bilinçsiz aptal sürüleri değil mi?

Söylesene, hayat mı suçlu, onu yasayanlar mı? Yol mu suçlu, yolcular mı? Zaman mı suçlu onun akışına seyirci kalanlar mı?
Söylesene sence hayat çekilmez mi, yoksa onu çekilmez yapan biz miyiz? <******>
Sevgili ben bundan böyle yaptığın sorumsuz ve sadakatsiz davranışlarını yargılamak üzere vicdanında mahkemeler kuran ve ruhundaki tatminsizliği gidermek için gönül muhasebesinde kendini yargılayan bir insan olmalısın. Çünkü kendini yargılamadan kimseyi yargılayamazsın. Kendini mahkûm etmeden kimseyi mahkûm edemezsin. Kendini mahkûm etmeden doğrunun ne olduğunu elbette ki bulamazsın.

 

Yorum (1) | | Kalıcı Bağlantı

UC KELEBEK...

                                                                

Tam olarak neler yazacağımın bilincindeyken aldım elime kalemimi ve kağıdımı.
Uzun süre sonra anlatmak istediklerimi kafamda böylesine net oturttuğumuda ilk
cümleme başladığım an itibari ile hissetmiştim zaten.
Kararlı bir özgüven ile düşünen bir geçmişin izleri üstünde, küçük oynamalar ile
kendimi ifade etmeye çalışacağım...
İfade edebildiklerim kadar anlayacaksınız. Fazlası olmayacak, fazladan cümle
olamayacak...
Cümleler peşi sıra takip ederken bir sonrakini, kafamda önceki cümlenin izi
kalıyor aslında. O cümleyi vurgulayacak yeni bir cümle yazmanın heyecanı ile
başka bir sahne çıkarıyorum gözlerimin önüne.
Sizse...
Tüm o yazdığım cümleleri en son cümle ile kafanızdan tekrar geçirip, kısa bir
zaman diliminde anlatmaya çalıştıklarımın sahnelendiğini görüyorsunuz. Tıpkı;
küçükken defterlerimizin köşelerine kalemlerimizle çizdiğimiz çizgi kareleri son
sayfadan tutup yavaş yavaş bırakarak hareketlendirirmiş gibi. Kendi çizgi
filminizi yavaş yavaş, tek tek sayfalara çizip sonra bir kerede görüntüyü
hafızanıza yerleştirmeniz gibi...
Ben size düşüncelerimi yazıyorum...
Siz göreceklerimi anlıyorsunuz...
Ben size yaşadıklarımı yazıyorum...
Siz yaşadıklarımı görebiliyorsunuz...
Sanırım, iki cümle ile kendini ifade edebilen hepimiz aynı şey yapıyoruz.
Durmadan hayallerimizi, kabuslarımızı, korkularımızı, sevinçlerimizi yazıp
hayatımızda ki onlarca karenin birer kopyasını paylaşıyoruz...
Evet...
Mutlu oluyoruz...
Hala anlatmak istediğim konuya giremedim. Sanırım giriş uzadı, uzuyor, elimde
durmak bilmediği için uzun uzun yazıyor.
<******> Düşünüyorum...
Ruhum yazıyor...
Yaklaşık bir haftadır, düşlerimin içinde kurduğum ütopyalarda yabancılaştığımı
anladım. Kendi kontrolümde olan her bir düşümün içinde yabancı yüzler görür
oldum.
Korktum...
Ama zamanla, alıştım...
Sevdiğim onlarca insanın bende bıraktığı izlere bakarak resimler çizmeye
çalıştım bu arada. O insanların hatıralarını toplayabileceğim bir kompozisyon
daha yazdım, paylaşmadım...
Korktum...
Hatıraları gölgesinde bile gözlerimden akabilme ihtimallerini dahi sevdiğim
için. O yüzden ağlamadım işte... Ve paylaşmadım.
Sonra şehir üstünde gün boyu gezdim. Çocukluğuma dair ne kadar anım varsa, sokak
sokak toparladım onları. Sanki... Yarın gidecekmiş gibi hazırladım geçmişimi
bavulumun yırtık cebinde...
Evet hatırlamak istemediklerim düşsün diye...
Toplu taşıma araçlarının huzur veren yoğunluğunda, kalabalık göz haneleri
üstünde gözlerimi gezdirmeye başladım. İşte tam o anda onlarca göz içinde
farkettiğim ayrıntının cümle telafisinde, ağladım...
Mutluydum...
Düşlerimdeki yabancı gözlerin aksine huzur veren, mutluluğu anlatan aynı
ifadenin dokunabilirliğinin verdiği güvenle ağladım...
Düşlerimin ne kadar sahte bir umut üstüne inşaa edildiğini anladım.
Yeniden doğdum...
Üstelik başka gözlerin akislerinde. Başka hayatların asude yakarışları
arasında...
Kendimi buldum...
O an...
İçimdeki tüm sıkıntıların, acıların, göz yaşların adını "kelebek" koydum...
Sanki ruhumdan bir çift kanat çıkarmışçasına kanadı bedenim. Kalbim her
zamankinden daha deli bir melodi mırıldandı, kulağıma...
Duyabiliyordum söylemek istediklerini...
İlk defa...
Uzun zaman sonra, ilk defa...
Dinliyordum kendimi...
Tüm bu ayrıntılar içinde... Kendi adıma nefes alabilmenin heyecanı da vardı
içimde...
"Kelebek" farkettirtmişti beni, bana... Ve uçmak için yol alan yavru kuşun aciz <******>
kanat çırpışları kadar üzülüyordum yarınlarıma...
Tüm o kalabalığın içinden ayrıldığım an.
Ömrümde daha önce hiç yaşamadığım bir heyecanlada yüz yüze gelmiştim. Düşündüğüm
tüm güzellikleri bana tekrar hatırlatırmışçasına üzerime doğru uçan bir kelebek
farkettim.
İşte o an...
Yüzümde oluşan bir tebessümün neleri ifade ettiğini anlatacağımın yemini ile
izlemeye başlamıştım...
Konduğu bir çiçeğin güzelliğinde farkettim ki... Çiçek, kendi güzelliğinde
kalmak istiyordu. Onu gölgesine alacak bir kelebek bile istemiyordu, kendi
doğallığına... Çiçeği anladığım zaman, dilimden iki kelime çıktı...
Uç kelebek....

Uç ki... Herkes ve her şey kendi güzelliğiyle kalsın... Kendini sensiz ifade
edebilsin... Kendini, kendi diliyle anlatabilsin...

Eve ulaşana kadar... Daha onlarca cümle kurdum, kendi güzelliğimde...
Kendi doğallığımda...
İlk defa cümlelerimi kanatmayacağım, ağlatmayacağım dedim...
İçimde ve dünyama dair tüm kötü anlarımı iki kelimede ifade edip
uzaklaştıracağım dedim...

Sonunda kendi huzurumun menfaatsiz gülüşünde...
Gök yüzüne doğru kafamı kaldırıp...
Kollarımı her iki yanına açıp...
"Haydi" dedim...

 

"Uç kelebek..."

<******> --

Yorum (1) | | Kalıcı Bağlantı

<Önceki Yazılar | Sonraki Yazılar>